Posts mit dem Label Edebi YaziLar werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Posts mit dem Label Edebi YaziLar werden angezeigt. Alle Posts anzeigen

30.10.2011

Yirmi dört saniye...


Şehir: Ben yitirilmiş masumiyete ağlıyor ve ülkem adına şehit olmuş evladımın yasını tutuyordum. Bir zeval vaktiydi. İyi bir kalbe güzellikler yazılırken başladı her şey. Yer sarsılıyordu. Saydım, yirmi dört saniye…

Ruhumuzdaki o en çıplak yere dokunan an ötesi bir an gibiydi. Bir uğultudur kapladı damarlarımı ve kulaklardan zihinlere uzanarak savruldu çığlıklar. Uzak yakına geldi, yakınlıklar kaçtı avuçlardan…

Kasaba: Kurulmaya başladığımdan itibaren bu anı beklemeye de başladığımı bilmiyordum. Her çoğalan birbirinden, her eksiliş birden oluverirmiş meğer. An’ın farkına vardım. Bir çeşmenin lülesinden suyu ve bir annenin memesinden sütü kopartıveren o anın. An, pamuk ipliğini koparmaya başlamıştı. Sonsuz bir susuzlukla atıldım canları zapt etmeye. Lakin heyhaaa!… Yalnızca bir toz bulutunun yükseldiğini gördü gözler… Yalnızca yirmi dört kısacık an geçmişti… Her biri göz yumup açınca süren…

Panik: Gün bu gündür… Savulun ey insanlar!.. Dalga dalga isyan, yığın yığın ölüm adına savulun!.. Her caddeye, her sokağa, her eve varasıya kadar savulun. Her kalbe girmeli, her zihni istila etmeliyim. Yalnızca yirmi dört saniyem var… Dehşetin ne olduğunu anlayın diye şimdi her aklı baştan almalıyım. Koşarken, çırpınırken, çığlık çığlığa ve hıçkıra hıçkıra… Savulun insanlar; gün bu gündür.

Bina: Hep bu andan korktum. Üstelik er veya geç bu anın geleceğini biliyordum. Daha temelim atıldığında başladı bu korkum. Eksik yapıldım çünkü, kıskanç yapıldım. Elbette sorumluluk alacak, can taşıyacaktım, canlar taşıyacaktım. Kaç yıl geçti, dayandım, özveriyle dayandım… Bana emanet canlara ziyan erişmesin istiyordum. Tam yirmi dört yıl geçti de, şu yirmi dört saniye geçmek bilmedi. Ey bana aşina canlar; bilin ki beni ne 7.2′lik sarsıntı, ne temelimin ihaneti, ne ustanın eksik harcı yıktı; hayır beni sizi kaybetmek yıktı. Şimdi siz öldünüz diye ben ölüyorum…

Ana: Yavrummm!.. Bana yavrumu bulun!… Şimdicik odada oynuyordu. Odayı bulun bana. Kapının zili çalmıştı, arkadaşı gelecekti, ona bakmak için ayrılmıştım yanından, kapıyı bulun bana!.. Ablası!.. Ablası okuldan dönecekti. Ablasını bulun… Babası son kez evden çıkarken bana emanet etmişti onları… Mayınlara dikkat et, demiştim, mayınlara basma sakın, akşama eve tek parça olarak dön. Sonra bana kanlı üniforması ile şehitlik künyesini getirmişlerdi. Bana künyeyi bulun!.. Bana…

Öğrenci: Katman katman beton yığınlarının arasında arkadaşım Osman kaldı. Aynı odada gurbetlik kaderimizi paylaşıyorduk. Okulumuzu bitirecek meslek sahibi olacaktık. Annesi babası onu aramaya geldiklerinde yüzlerine nasıl bakacak, ne diyeceğim şimdi!.. Onu enkazın altından çıkarmalıyım, beton kütleleri almalıyım üzerinden… Ah be Osman, ah be kirvem, keşke ölen ben olsaydım da sen kalsaydın be!..

Osman: Allah’ım!.. Gücümü ve aklımı koruyayım Allah’ım. Bacağıma saplanan şu demirden kurtulmalıyım. Ama nasıl olacak, kıpırdayamıyorum ki? Şu göğsüme dayanan şey bir kiriş olmalı!.. Bacağımı hareket ettirmesem iyi olacak galiba. Eğer elime bulaşan ıslaklık kendi kanım ise bunu durdurmalıyım. Azıcık ışık olsaydı?!. Tekrar bağırsam acaba? Gitgide gücüm de tükeniyor. Heeey!.. Burdayııım!.. Kimse yok muuu?!.. La ilahe illallaaaah!..

Çığlık: Orda kimse var mı?!.. Aşağıda kimse var mı? Kimse varsa ses versin!.. Hişttt!.. Susun, dinleyin!.. – Tak… tak… tak… Burda bir canlı vaaar!.. Ses aha şurdan geliyor!.. Çabuk olun!..

Muhabir: Evet, değerli izleyiciler!.. Gördüğünüz gibi gece olmasına rağmen arama kurtarma çalışmaları son hızla devam ediyor. Türkiye’nin her yerinden yardım için gelen ekipler ve yardım malzemesi gönderen yurttaşlarımız var. Son açıklamalara göre 264 can kaybı, binin üzerinde yaralı. Halen göçük altında üç yüzden fazla insan olduğu tahmin ediliyor. Allah herkesin yardımcısı olsun! Şimdi yanımızda bir depremzede var, mikrofonu ona uzatıyoruz. Evet hanımefendi, neler diyeceksiniz? Ama siz titriyorsunuz, üşüdünüz mü? Ama siz ağlıyorsunuz!..

Gözyaşı: Uçuruma düşerken neler hissedeceğimi merak ederdim hep; yanaklardan süzülerek inmek yerine gözden çıkıp doğrucu toprağa karışmanın nasıl olacağını merak ederdim. Aynalarda kendi boşluğumu görmek isterdim. Hep yürekten kopup geldiğimi düşünür ve bir gün ciğerden çıkıp gelme ihtimalimi düşünürdüm. Bana bugün gözyaşı demeyin; bende benden içeri bir ben var artık… Bu gece benim kendimi tanıdığım, gerçeğimle yüzleştiğim gece çünkü. Bugün hamurum kandır benim…

Gece: Gelinler kadar hüzünlü, umutlar gibi tedirgin, zulüm misali katıksız… Sokakla tüten bir alevin ucunda ah edip duruyorum. Küller ve toprak. Bütün yıkımlar benim bağrımda. Konuşmayı yeniden öğrenmem gerekiyor, sesleri ve harfleri kaybettim. Bu acıyı içime bırakanlar bende sır olarak kalacak. Dünya yeniden kurulduğunda, şehir eskisi gibi olduğunda ben o sırları hâlâ saklıyor olacağım.

Mahkûm: Bir gün şu duvarlar yarılsa da sevdiklerimi bir kez olsun görsem diye her gece dua ederdim. Sonunda duvar yarıldı, lakin sevdiklerimi görmek beni sevindirmedi. Hangi baba, annelerinin naşı başında ağlayan üç çocuğun üstüne uğramak ister? Şimdi hapishaneye geri dönmeli ve bir gün üç yavruma hem anne, hem baba olmak üzere duvarların yerinde durmasına yakarmalıyım.

Yürek: Her şeyin bir ve tek olduğunu hissediyorum. Kötülükten şefkat ve merhameti, çirkinden iyilik ve güzelliği, yıkıntılardan insanı çıkaran sevdanın mekânıyım diye… Masumiyete vurgun lekesiz sevdalar adına sizi yanıma çağırıyorum. Harabelerde, karanlıklarda çarpan yüreklere dokunmak için…


İskender Pala

18.10.2011

O’ndan başkasına güvenen yetim kalır


Duygular okyanusunda gezinen kalbinizi, yoktan yaratan şefkatli sahibinize, yeterince bağlandığınızdan emin olun.


‘Ol’ emriyle ilk anda ve bir damlada başlattığı evreni, bugünün engin ufuklarına taşıyan O’dur.

Muhteşem benliğinizi de, annenizde depremlerle kaynaşan bir damlacık sudan, bugünkü engin kimliğinize O taşımıştır.

Dikkat buyurun: Kısacık dünyada kime âit veya kiminle olursanız olun,

ezelde ve ebette gerçek sahibiniz,

dostunuz,

koruyucunuz;

hakîki sevgili efendiniz ve her şeyiniz, O’dur.


O’ndan başkasına güvenen yetim kalır.


Alıntıdır.

10.02.2009

Dilim Söze Bulandı, Yuttum Kelimelerimi…


Bi bıraksalar dilimi
Bi çözsem heceleri kelimelerin zincirlerinden
Konuşabilsem...
Sonra varsın doluşsunlar ağzıma
Kelimeler...
Sesim çıksın da tek
Tıkasın boğazımı gürültüler

Sukutun anlatacağı her şeyi
Anlattım bunca zaman
Dillerim yoruldu susmaktan
Belleğim ter içinde, aranmaktan
Nerde vaktiyle ulu orta savurduğum
çığırtkan cümleler

Her şey susup
Ben de susup
beni anlatırken
Duyanlar dilsiz oldu
Duymayanlar sağır şimdi

Tanrım!
Bir hayat kıpırtısı duydum galiba
Dilimin ucunda durmuş
Kıpırdanıyor işte hayat
Duydum!
Demek yaşıyormuşum…

Ben beni benden elemiştim en son ama
Yerime söz eklemişim bolca,
Bilmeden…

Benim ademim ben’im
Sesim hiçlik bağırıyor…



Büşra Kurt

06.02.2009

HAL’ den anlayan olunuz…


" Bırak laklakayı geç artık aşk’a
Dile müşteri yok kulaktan başka “

Aşk’ ı anlat bana diyen ” karıncaya “uç” diyenden farksızdır…

Karınca uçar mı ? Neyi anlatacak aşk dil ile değil ” dilsiz - dudaksız ”

anlatılır belki …

Onu da aynı dil ve dudağa sahip olan anlar , gayrısına zaten o dil-dudak agyar’dır…

Eza verir zorlarsa… Lütuf lütufla gelir , zorlayan aklı zorlar , Hz.Mevlanın deyimiyle de ” akıl aşk’a gelince çamura batmış merkebe döner “…

O halde ne dersiniz aşk’tan hiç mi nasibimiz olmayacak …

Aşık gönül aleminde deverandadır , seyir halindedir… Neyi anlatsın , Hal’i yeter esasen … Kal ile ne diyebilir , gönül alfabesi HAL ile okunur KAL ile değil ki … Peki HAL nedir ? Nasıl gelir ve nasıl kaybedilir ?

HAL hepimizin bildiği YAŞANTIDIR…
YAŞANTINIZ da sizin hal’inizdir…

“Nasıl halinizden memnun musunuz ?” Dendiğinde ne kadar memnun isek YARADAN da bizden o kadar razı demektir… Hal’ imiz de o denli güzel demektir… İşte acizane HAL tarifimiz …

HAL’ imiz perişansa gönül de perişan demektir… Ha burda ” ne bu halin ya, üstün başın berbat ” yaklaşımında ki hal’ i bizim hal’den ayıralım inş…

Bizim hal ‘in göründüğü kadar görünmeyen yanları da meşhur … Bizim hal gönle açılan bir yıkık pencere… En sade haliyle hal gönlün dışa bakan yüzüdür… İçe bakanı sırdır ve mahremidir o insanın … İşin o kısmı ne merak edilir ne de sorulur…

Sizi gören DİNİ YAŞAMANIN KOLAYLIĞINI VE ZEVKİNİ HİSSEDEBİLİYORSA haliniz güzel demektir… İçteki barış dışa da barış olarak yansıdı demektir…

İşte gerçekten içte ve dışta barış … Barışı nasıl sağladığınızı siz bizden daha iyi bilirsiniz , o dinamikleri kaybettiğinizde içte ve dışta da barışı , haliyle HAL’i kaybettiniz demektir… Halinize sahip çıkın lütfen …

Lütfen hepiniz HAL’ den anlayan olunuz ve zor kullanmayınız…
HAL’ imize iyi bakınız , halsiz insanın hiçbir şeye mecali olmuyor…
HAL ile birçok şey Rahmanın lütfu ile halloluyor…

Selam ve Dua ile…


25.01.2009

Ekin Olup Sararsamda Ekmek Olup Karın Doyursam…


İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez!


Kur’an-ı Kerim’de bu konu şu şekilde geçer:Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez, hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır (Lokmân, 31/34).


Nerede öleceğini bilmesen de diriltileceğin yeri biliyorsun. Ölüm son değil yeter ki imanlı öl. İmanla öl ki imanla diril. Ah o diriliş yok mu? Dirilmesen keşke.

Seni atlasalar keşke; ama kimse unutulmaz ki? Sende istemezsin zaten yok olmayı. Var olmak ister insan nerede ve ne şekilde olursa olsun. Görünmek ve bilinmek ister. Kaçabilsen keşke; ama ne halde, nereye ve kime kaçacaksın? Bilmiyorsun değil mi? Çünkü sen de kendine söylüyorsun ”bilmiyorum”.

Meçhule mi gidiyor insan? Öyle ise şunu bil: ölülerin bir bir diriltildiği zaman ne halde dirileceğinin resmini çiziyorsun dünyada. O halde göster hünerini,

al kalemini eline, beyaz tertemiz bir kağıda çiz en güzel resmini.

Nur içinde diril ve efendimiz (s.a.v) seni nurunla tanısın.


Dünya ne kadar ki? Sınırları gözünde büyüktür; ama aklın da dar gelir sana.

Git durma git, bakma arkanda bıraktıklarına. Belki tanıdıklarını göremeyeceksin; ama seni senden daha iyi tanıyan seni daima görecek, bilecek.

Ve sen sadece O’na sığınacaksın. Dünyevi ne isteğin varsa at gitsin, çürüt, yok et. Göğsüne sığdıramayacağın kadar ve seni nefsinden, şeytandan tamamen koparacak kadar büyüteceksin imanını, günlerini saymayacaksın, saniyelerin hesabını tutacaksın. Coş, o kadar coş ki kendini kaybet ve kendini tekrar bulduğunda O’nun yolunda ol. Allah (c.c) de, Muhammed (s.a.v) de, cihad de.

Savaş aç nefsine ve şeytana. Kendini kopar dünyalıklardan. Ağlaya ağlaya yalvar, kıskansın zihbe seni. Zilleti yok et. Tevazu-kar ol, hoş gorulu ol, herkesı sev ve kendini feda et hak yolunda. Ölmeden öldur benlığını. Toprağı kıskandır, toprağa girmeden toprak ol. Yapacağın hizmet için kendinle müzakareni terketme.

Kim olduğunu değil, kimin olduğunu asla aklından çıkarma. Keşke deme ne olur!

Asla ödün verme davandan. İstersen ezersin nefsini başkaldırdığı zaman.

Belki zamanı da ezer geçmişindeki boşluğu da sıkıştırırsın.


Beden sana emanet ve kendi bedenini istediğin zaman, istediğin yerde tutma hakkın yok. Bu boş duruşlar, aklıllara ters düşen hayaller niye? Geçmişteki hayallerine bir bak adımların ne kadar da yavaş? Bu mu senin hareketin? Varlığın belli bile olmuyor, kıpırdamamışsın bile. Kendine faydan yokken kime ne faydan olabilir ki? Silkelen, kendine gel: Perişansın. Fark etsene bulunduğun durumu ve artık hayal etmeyi bırak, geç olmadan bırak ki, hayal bile edemediklerine varabilesin. Erken davran; ama geç kalma. Fark ettiğini fark etmeden anla!

Çok geç kaldığını düşünüyorsun değil mi? Her şey bitmiş elden ne gelir değil mi? Hala kıpırdama yok. Aç gözlerini, kaldır kafanı, gökyüzüne bak sen ne kadar da küçüksün! Hele bu şekilde, yoksun bile. Doğrul ve davran. Hani ab-ı çeşmin? Klavuzunu al eline ne diyorsa yap beklemeden, sorgulamadan. Sorgulama klavuzu sorgu inancını kamçılar. Sadece iman et; çünkü iman teslimiyettir.

Zarar verme kendine, kendini kendinde bitirme.

Kim olusan ol: Allah’a kul, efendimize (s.a.v) yakışır ümmet ol. Böyle ol ki,

sana gelen kötü sözü bakışları bırak, kurşunların kalkanını bile kalbinde bul. Hapsettiğin iman ile öyle kork ki günahtan, öyle kork ki haramdan,

seni çelişkide bırakmasına değil aklına bile gelmesine izin verme.

Meydanı dar et nefsine. Hizmet et. Köle ol. Kime köle olduğuna dikkat et.

Saygıda kusur etme Lafzına. İsmini, cismini unut. Sadece sahibinin ismini hatırla. Allah’ın isimlerini hatırla. Her hatırladığında bir adım daha at.

mareleri takip et. Unutma sen bir amele, bir hizmetçi, bir köle, bir maabidsin. Hizmet bir zincirdir. Sen ve kardeşlerin bu zıncırde birer halkasınız.

Hangi halka olduğunun ve büyüklüğünün bir önemi yok. Sadece zincire dahil oluşundur önemli olan. Önemsiz şeyleri gözünde büyütüp kendi önemini yitirme. Unutma ki kolay kahkaha atanlar zor ağlayanlardır. Zor ağlayanlar serinliğe hasret bir çölde kumlarla eştir. O çölde açan gül sen ol.

Esen serin rüzgar sen ol. Saba sen ol ve savur kumları.

Ağlayan gözlerinle sahiplen ve yine o kumlara bir katre de sen ol. Çatlamış toprakları yeşert yeni yeni fidanlar dik. Bu fidanlarla, zincirine yeni halkalar kat. Akıllarda şüphe, kalpte sıkıntı bırakma. Elbet sana muttali biri var. Ve sana soru sorarlar, cevabı sen yokken verilmiş sorulara cevap arama. Kılavuzuna intisab ol..


İnsanın sevdiklerinin yanında olması ne güzeldir. Cemaat namazları, terkedilmeyen unutulmayan farzlar ve sünnetler. Ne güzel mutluluktur, huzur verir içinize ve sevdiklerinizi şükür üzre görmek rahatlatır sizi. Fakat nice insanlar vardır, bu mutluluktan uzak, bihaber yaşayan. Belki çok insan var: Sizin okuyup, öğrenip, uygulayıp ta huzur bulduğunuz, dünyanızı zevkli kılan, pişman olmadan yaşadığınız sağlam hayattan habersiz olan.


Kim bilir; seni kim, nerede, ne acelelikle bekliyor? Serapa dizilmiş, gayri ihtiyari yaşayan ve yaşamdan zevk almayan, niçin yaşadığını bılmeyen, ne çok insan vardır, kim bilir? Kollarını açmış nereden, ne gelecek diye ümitle bekleyen ve seni gorünce seninle beraber kainata ve kainatın yaratıcısına sarılmayı bekleyen ve de beklediğini bilmeyen, ne çok insan vardır. Kim bilir, kimlerin muntazarısın?

Hadi onlara şafi sen ol! Ekin olup sararsan da, ekmek olup karın doyursan.

Bu dünyada hususan uhrevi hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-ı hakikat,

en makbul bir dua-yı manevi, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet “ihlas”tır.

Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.


Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız kuş gibidir…
(Mevlana Celaleddin-i Rumî)


Ebedi hayat için geçici dünya zevklerini terk etmek pek tabi akıllı insanın işidir. Aklın zekatını bu yönde verenler ne güzel şükür sahibidirler.

Sadece Allah’ı tanımak bizi kurtarmayabilir; ama Allah’ı tanıtmak çok günahı bizden götürebilir. Allah’ı layıkıyla tanımak ve tanıtmak adına,

kolla kardeşlerini her daim gönülden sarıl onlara, avuç avuç duayla…


Ayşe Yılmaz